Yabancı dil öğrenme ya da öğretme konusunda çok farklı görüşler var. Çok uzun yıllardır eğitim sistemimizin en tartışmalı konularından birisi olmasına rağmen bu konuda hala ne görüş birliğine varabildik ne çözüm üretebildik. “Yerli ve Milli” sisteme ise ihtiyatlı bakılıyor!
MEB’in dil öğretimi yabancı kültürlerin etkileşiminden uzak olmalı yönündeki görüşü de bu çerçevede değerlendiriliyor.
Müfredatın, ders kitaplarının, ders saatlerinin yetersizliği konusunda ise şikayetçi olmayan yok gibi.
Yapay Zeka pek çok konuda olduğu gibi yabancı dil öğrenmeyi de etkiler mi hep birlikte göreceğiz…
Bu arada şuna da açıklık getirmekte yarar var. Ülkemizde MEB’e ya da YÖK’e bağlı olup da tümüyle yabancı dilde eğitim yapan öğretim kurumumuz yok.
Yabancı kolejler de dahil yabancı dilde eğitim yapıyor diye bilinen öğretim kurumları sadece bazı derslerini yabancı dilde gerçekleştiriyor. Üniversitelerde durum farklı değil!
Ki bunu hakkıyla yapanların sayısı ise tahminlerin çok altında. Anadolu liseleri bu konuda en başarılı olan kurumlarımızdan birisiydi. Şu anda yabancı dile öğretini bulmak çok zor!..
Ömrünü yabancı dil öğrenmeye ve öğretmeye adamış ve bizzat sahada görev almayı isimlerin bu konudaki paylaşımlarına gelin hep birlikte göz atalım:
Kültürel farklılıklar?
Yıllardır bu alanda eğitim veren biri olarak şunu net söyleyebilirim: Yabancı menşeili kaynakları “yabancı” olduğu için otomatik doğru kabul etmek büyük hata. Çünkü bu materyaller çoğu zaman kendi ülkelerinin eğitim hedeflerine, öğrenci profiline ve kültürel bağlamına göre yazılıyor. Bizde ise öğrencinin seviyesi, sınav sistemi, kelime dağarcığı, okuma alışkanlığı, hatta öğrenme motivasyonu bambaşka. Sonuç? Kaynak “kaliteli” görünüyor ama sınıfa indiğinde ya işlemiyor ya da öğrenciyi geri götürüyor.
Yöntem yanlış!
İçerik tarafında en büyük problem şu:
Bazı yabancı kaynaklar iletişimsel gibi görünse de Türkiye’de doğru uygulanmadığında tam ters etki yapıyor.
“Önce konuş, gramer sonra gelir” yaklaşımı, altyapısı zayıf gruplarda öğrenciyi rastgele cümle ezberine itiyor; doğru geri bildirim ve sistemli yapı kurulmadığı için hatalar kalıcılaşıyor. Ya da tam tersi, yoğun okuma metinleriyle “kelime öğretiyoruz” sanılırken öğrenci metni anlamadığı için kelimeyi bağlam içinde değil listeden öğrenmeye başlıyor.
Bu da dil öğretiminin mantığına aykırı bir döngü oluşturuyor.
Kelime tarafında da ciddi sorun var. Yabancı kaynakların kelime seçimi çoğu zaman bizim öğrencinin ihtiyacına göre değil, o ülkenin günlük hayatına ve kendi sınavlarına göre şekilleniyor. Bizim öğrencinin sınav odaklı akademik kelimeye ihtiyacı varken; materyal onu kültürel olarak spesifik, Türkiye’de karşılığı zayıf veya sınavda getirisi düşük kelimelerle oyalayabiliyor. Bir de kelimeyi “öğrettim” saymak için sadece eş anlam verip geçiyorlar; o kelimenin kolokasyonunu, türevlerini, hangi yapılarla kullanıldığını vermeden. Öğrenci kelimeyi görüyor ama cümle kuramıyor, okuduğunu da hızla anlayamıyor.
Biliyor ama konuşamıyor!
Dil ve kültür meselesi ise bence en yanlış anlaşılan nokta. Dil sadece gramer değildir; düşünme biçimidir, bağlamdır, kullanım alışkanlığıdır. Kültürü tamamen dışlamak demek, dili “test dili”ne indirgemek demektir. Bu da yıllardır yaşadığımız sorunu büyütür: Çocuk yıllarca İngilizce görür ama gerçek hayatta cümle kuramaz. Doğru olan; kültürel içeriği körü körüne taşımak değil, sınıfın yaşına ve değerlerine uygun biçimde filtrelemek ve dili “iletişim aracı” olarak yaşatmaktır.
Bu yüzden benim yaklaşımım şu: Kaynak seçerken önce öğrencinin hedefini (sınav mı akademik okuma mı konuşma mı), seviyesini ve zamanını belirleyeceksin. Sonra materyali bu üçüne göre süzeceksin. Uygun değilse “yabancı kaynak” diye ısrar etmeyeceksin. Gerekirse yerli ama doğru kurgulanmış, kelimeyi bağlamla, metinle, tekrar sistemiyle ve ölçme-değerlendirmeyle veren kaynak daha verimli olur.
Dil öğretimiyle ilgili bu çerçeveyi ve örnekleri profilimde de defalarca paylaştım; gerçekten merak edenler için oradaki notlar, yanlış uygulamaların neden yanlış olduğunu ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini somut örneklerle gösteriyor. Çünkü bu işte mesele “hangi kitabı aldın” değil, “o kitabı hangi modelle, hangi sıralamayla ve hangi geri bildirim sistemiyle işledin” meselesidir.
Kavramlar?
Bu tartışmada önce kavramları netleştirmek gerekir. “Yabancı dille eğitim” başka bir şeydir, “yabancı dil öğretimi güçlü bir eğitim sistemi” bambaşka bir şeydir. Bir dersin fizik, matematik ya da biyoloji içeriğini öğrencinin ana dilinde değil de yabancı dilde vermek, o öğrencinin hem alan bilgisini hem dili aynı anda öğrenmesini gerektirir. Türkiye’deki mevcut dil yeterliği düşünüldüğünde bu model çoğu okulda derin öğrenme yerine yüzeysel ezbere yol açabiliyor. Öğrenci ne konuyu tam anlıyor ne de dili gerçekten öğreniyor. Bu yüzden pedagojik olarak güçlü bir ana dilde eğitim, yanında çok iyi tasarlanmış yoğun yabancı dil öğretimi çoğu durumda daha sağlıklı bir modeldir.
Ancak buradan “dil sadece dil olarak öğretilsin, kültürel etkileşim olmasın” sonucu çıkarmak doğru değildir. Çünkü dil, doğası gereği kültürle birlikte öğrenilir. Bir dili sadece gramer ve kelime listesi olarak öğretmeye çalışırsanız iletişim becerisi gelişmez. Bugün dünyada başarılı dil öğretim modellerinin tamamı içerik, bağlam ve kültürel kullanım üzerinden ilerler. Kültürü tamamen dışlamak, dili yaşayan bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp test çözme dersine dönüştürür. Bu da Türkiye’nin yıllardır yaşadığı “yıllarca İngilizce görüp konuşamama” sorununu yeniden üretir.
. Olması gereken model şudur: Temel akademik dersler öğrencinin en iyi anladığı dilde, yani Türkçe verilmelidir. Buna karşılık yabancı dil dersi haftada birkaç saatlik sembolik bir alan olmaktan çıkarılmalı; yoğun, iletişim temelli, konuşma ve üretim odaklı bir yapıya dönüştürülmelidir. Ayrıca seçilmiş bazı dersler, belirli bir dil seviyesine ulaşmış öğrencilere kademeli olarak yabancı dilde sunulabilir. Böylece ne içerik kaybı olur ne de dil öğrenimi zayıf kalır.
. Müfredat ve kitaplar meselesi de bu işin kilit noktasıdır. Eğer gerçekten dil öğretimi güçlendirilecekse, sadece ders saatini artırmak yetmez; ölçme-değerlendirme sistemi, materyaller, öğretmen eğitimi ve sınıf içi yöntemler değişmelidir. Konuşma, dinleme, akademik okuma ve yazma becerilerini ölçmeyen bir sistemde hangi modeli seçerseniz seçin sonuç değişmez.
. Özetle doğru soru “yabancı dille mi eğitim yapalım, yapmayalım mı” değildir. Doğru soru şudur: Öğrenci mezun olduğunda hem alan bilgisini derinlemesine öğrenmiş hem de yabancı dili aktif kullanabiliyor mu? Sistem bu iki hedefi birlikte sağlayacak şekilde kurgulanmalıdır. Ana dilde güçlü eğitim + yoğun ve nitelikli yabancı dil öğretimi, Türkiye’nin gerçeklerine en uygun ve sürdürülebilir modeldir.
. "Yerli ve milli" bir yabancı dil müfredatı, öğrencinin zihninde "öteki" ile sağlıklı bir bağ kurma becerisini köreltir. Kültürel etkileşimi dışlayan bir eğitim modeli dış dünyayı anlamak yerine sadece onu taklit eden,ancak empati ve evrensel perspektiften mahrum bireyler yetiştirir
. Kültürel etkileşim dil öğrenirken kendiliğinden olur. Bunu engellemenin faydası olmaz
. Bilgi üretip onu teknolojiye dönüştüremiyorsanız zaten hep yabancı terminolojiyi kullanmak zorunda kalırsınız. Geriye cümlede ve, veya, ya da gibi bağlaçları kalıyor Türkçeye ait. Yabancı dille eğitimin dışlanmasını doğru bulmuyorum çünkü dünyaya entegre olmamızı sağlıyor!

