Şiddet sadece okulda ortaya çıkmaz; ailede başlar, toplumda büyür, sistem içinde derinleşir.
Eğitimde şiddeti konuşuyoruz.
Ama hâlâ yanlış yerden.
Okullarda güvenlik elemanı sayısının artırılması, okul çevrelerinin daha sık denetlenmesi elbette gereklidir. Bu önlemler ihmal edilemez. Ancak çözümü yalnızca burada aramak, sorunun sadece görünen yüzüne odaklanmak demektir.
Çünkü mesele güvenlik açığı değil;
şiddeti üreten zemindir.
Tartışanlar hep aynı, sorunlar hep farklı…
Televizyon ekranlarına bakıyorum. Daha birkaç gün önce savaş analiz eden yorumcular, bugün okullardaki şiddeti tartışıyor. Gündem değişiyor, yüzler değişmiyor.
Sahada olanlar yok.
Sınıfın içinde olanlar yok.
O anı yaşayan öğretmen yok.
Ama yorum çok… Görüş çok… Çözüm çok...
Oysa sahayı bilmeden yapılan her yorum, eksik değil; çoğu zaman yanıltıcıdır.
Eğitim sendikalarının sahadaki mücadelesini bu noktada ayrıca görmek gerekir. Sorunu doğrudan yaşayan, çözüm için çaba gösteren bu yapıların sesi çoğu zaman yeterince duyulmuyor. Oysa en gerçek veri, en doğru analiz, en sahici çözüm tam da o seslerin içinde.
Eğitim sistemi ise ironik bir tabloyla karşı karşıya:
Tüm sistemleri besleyen ana omurga olmasına rağmen, en savunmasız ve sesi en az çıkan alanlardan biri…
Çünkü mesele güvenlik değil; güven duygusunun çöküşüdür.
Bugün eğitimde şiddet denildiğinde ilk akla gelen çözüm belli: daha fazla kamera, daha fazla güvenlik, daha fazla kontrol...
Peki soralım:
Kameraların arttığı bir yerde neden şiddet azalmaz?
Okulda güvenlik arıyorsak, önce şu zinciri anlamak zorundayız:
Güvenli okul → güvenli çevre → güvenli toplum
Eğer toplumda güven duygusu zedelenmişse, bunun ilk yansıdığı yer okullar olur. Çünkü okul, toplumdan bağımsız bir yapı değil; toplumun en hassas aynasıdır.
Şiddet okul duvarları içinde başlamaz.
Evde başlar.
Sokakta büyür.
Dijital dünyada beslenir.
Ve okulda görünür hale gelir.
Bugünün çocukları sadece fiziksel çevrede değil, aynı zamanda dijital bir dünyada büyüyor. Şiddetin sıradanlaştığı, normalleştiği bir içerik akışı içinde yetişen bireylerden, okulda tamamen farklı bir davranış beklemek gerçekçi değildir.
Bu süreç adeta bir negatif serpiştirme etkisi yaratır. Şiddet, küçük dozlarla ama sürekli olarak zihne yerleşir.
Şiddet bir olay değil, birikimin sonucudur.
Ve bu birikim çoğu zaman fark edilmez; ta ki görünür hale gelene kadar.
Dijitalleşme, yalnızlaşma ve değişen yaşam alışkanlıkları nedeniyle ruhsal sorunlarda ciddi bir artış yaşanıyor. Dünya bu gerçeği kabul etmiş durumda. Birçok ülkede ruh sağlığı hizmetleri birincil öncelik haline gelmiş durumda.
Türkiye’de ise tablo daha zor:
- Kamuda psikolojik destek yetersiz
- Özel sektörde bu hizmetler maliyetli
- Toplumda psikolojik destek almak hâlâ bir “ayıp” olarak görülüyor
Sonuç?
İnsanlar susuyor.
İçine atıyor.
Biriktiriyor.
Ve bir gün o birikim patlıyor:
öfke olarak, saldırı olarak, şiddet olarak…
Sınav sistemi sadece ölçmez, aynı zamanda ayrıştırır.
Eğitimde şiddetin en az konuşulan ama en güçlü nedenlerinden biri sınav sistemidir.
Çocukları çok erken yaşta ayırıyoruz:
“Başaranlar” ve “başaramayanlar.”
Bu sadece akademik bir ayrım değil;
bu bir kimlik meselesidir.
Sınav sistemi:
- baskı üretir
- özgüveni zedeler
- başarısızlığı etiketler
Sonra ne olur?
Benzer hikâyeye sahip öğrenciler aynı okullarda toplanır.
Sorunlar birikir.
Motivasyon düşer.
Çatışma artar.
Ve şiddet, bireysel bir davranış olmaktan çıkar;
ortamın ürettiği bir sonuç haline gelir.
Kamera görüntüyü kaydeder; ama nedeni çözmez.
Eğitimde şiddeti sadece güvenlik önlemleriyle çözmeye çalışmak, sorunun yüzeyinde kalmaktır.
Çünkü şiddet:
- bireyin içinde başlar
- ailede büyür
- toplumda şekillenir
- sistem içinde derinleşir
Ve biz hâlâ sonucu tartışıyoruz.
Okulları korumak yetmez.
Toplumu anlamadan, eğitimde şiddeti çözmek mümkün değildir.
Geleceği aydınlık, yarınları umut dolu nesiller için gerçekten “ÖNCELİĞİMİZ EĞİTİM” diyebiliyor muyuz?..
Ali Güngör

