Bir eğitim-öğretim dönemini daha geride bırakıyoruz. Karneler dağıtılıyor, takvim ilerliyor. Ancak asıl bakmamız gereken yer, kâğıt üzerindeki notlardan çok çocukların okula bakışıdır. Bugün okula koşmayan çocukların hikâyesi, aslında eğitimde yaşanan tükenmişliğin en sessiz göstergesidir.
Bugün eğitim sisteminde hissedilen ortak duygu yorgunluktur.
Öğretmen yorgun.
Öğrenci yorgun.
Veli yorgun.
Örgüt psikolojisi bu tabloyu “tükenmişlik sendromu” olarak tanımlar. Çünkü işine olan inancın zayıfladığı, kendini değersiz hisseden bireylerin çoğaldığı bir sistem, zamanla gücünü kaybeder. Özellikle öğretmenler; sık değişen uygulamalar, belirsizlikler ve geleceğe dair kaygılar nedeniyle mesleki bir güvensizlik hissi yaşamaktadır. Öğretmeni ürküten yasal düzenlemeler, bu kaygıyı daha da derinleştirmektedir.
Oysa eğitimde güven duygusu esastır. Öğretmenin yarınından endişe duymadığı, emeğinin karşılığını adil bir sistem içinde görebildiği bir ortamda eğitim güçlenir. Kaygıyla sınıfa giren bir öğretmenin, sınıfta heyecan ve merak üretmesi kolay değildir. Bu ruh hâli ister istemez öğrenciye de yansır.
Bu güvensizliği besleyen en önemli etkenlerden biri de adaletsizlik algısıdır. Öğretmen atama ve yer değiştirme süreçlerinde yaşanan rotasyon tartışmaları ve proje okullarındaki uygulamalar, öğretmenlerde ciddi bir huzursuzluk yaratmaktadır. Nesnel ve şeffaf kriterlere dayanmayan her atama, her zorunlu yer değişikliği; öğretmenin kurumsal aidiyetine vurulmuş bir darbedir. Eğitimcinin huzurunun olmadığı bir yerde, eğitimin niteliğinden söz etmek güçleşir.
Okullar kâğıt üzerinde aynı sistemin parçası gibi görünse de gerçekte çok farklı koşullara sahiptir. Bir okulda sınıf mevcutları 10–20 kişi civarındayken, başka bir okulda 40–50 kişilik sınıflarda eğitim yapılmaya çalışılmaktadır. Bu durum sadece sayısal bir fark değil; eğitimde fırsat eşitsizliğinin en somut göstergesidir.
Fiziki imkânlar da benzer bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Birçok okulda fen laboratuvarları, resim ve teknoloji atölyeleri dersliğe dönüştürülmüş durumdadır. Yaparak ve yaşayarak öğrenmeden söz ederken, çocukları dört duvar arasına sıkıştırıyoruz. Bir yandan telefonu yasaklayıp, diğer yandan eğitimi tamamen sanal ortama taşımaya çalışmak ise eğitimin ruhuyla çelişen bir tablo oluşturmaktadır.
Ders saatleri artıyor, programlar yoğunlaşıyor; ancak öğrenme aynı oranda artmıyor. Liselerde 9, ortaokullarda 7 saat ders gören öğrenciler, çoğu zaman okulun bitmesini bekliyor. Okula koşan değil, okuldan çıkmak isteyen bir öğrenci profili giderek yaygınlaşıyor. Belki de sorun daha fazla ders değil; daha adil, daha dengeli ve daha anlamlı bir eğitim ortamının eksikliğidir.
Eğitim bir fabrika değildir. Eğitimin girdisi de çıktısı da insandır. Her çocuğun aynı hızda, aynı yöntemle öğrenmesini beklemek gerçekçi değildir. Öğretmenin kendini güvende hissettiği, öğrencinin değer gördüğü, okullar arasındaki imkân farklarının azaltıldığı bir sistem mümkündür.
Eğitim yalnızca çocuklardan beklenen bir değişim de değildir. Anne-babalar, yetişkinler ve toplum olarak hepimiz bu sürecin içindeyiz. Küçük ama samimi adımlar; sahayı dinleyen, öğretmeni karar süreçlerinin bir parçası yapan ve okulu yaşayan bir mekâna dönüştüren bir anlayışla mümkündür.
Çünkü okula isteyerek giden çocuklar, geleceğe de umutla bakar.
Ve okula koşmayan çocukların olduğu bir ülkede, geleceğe koşmak mümkün değildir.
Geleceği aydınlık, yarınları umut dolu bir nesil için, gerçekten “ÖNCELİĞİMİZ EĞİTİM” diyebiliyor muyuz?..
Ali Güngör
ikegitmeni@hotmail.com

