İnsan tuhaf bir varlık.
Başına gelen her şeyi anlamlandırmak ister; ama çoğu zaman bedelini ödemek istemez.
Ya kader suçludur,
Ya anne-baba,
Ya sistem,
Ya çocukluk travmaları,
Ya ekonomi,
Ya da “şartlar”.
Liste uzar gider.
En ilginci ise şu: Bazen kendimizi bile suçlarken tam olarak sorumluluğu almıyoruz. “Aklıma uydum”, deriz. Bu cümlede suçu taşıyan görünmez bir figür vardır. “Ben” yoktur; bir misafir vardır. Sanki içimizde bir yabancı yaşamaktadır ve hata onun işidir. Aklıma Sabahattin Ali’nin o muhteşem eseri “İçimizdeki Şeytan” geliyor.
18 yaşına giren gençlerin kafasında hep özgürlük vardır; ama burada dillendirmedikleri de bir husus vardır: Sorumluluk. Sorumluluk ağırdır ve özgürlükle birlikte gelir. Artık kararlarından sen sorumlusundur.
Eğer gerçekten özgürsek, yaptıklarımızın da sahibiyiz demektir.
Seçimlerimizin de yanlışlarımızın da.
İşte tam burada savunma mekanizmaları devreye girer. Psikoloji buna “yansıtma” der. Kişi kendi içindeki kabul etmekte zorlandığı yönü dışarı atar. Böylece hem iç dünyasını temiz hisseder hem de bir düşman üretmiş olur. Düşman dışarıdadır; ben masumumdur.
Toplumsal ölçekte de durum farklı değil.
Başarısızlıklar hep “başkalarının” eseridir.
Kötülük hep “ötekilerin” işidir.
Sizin çocuğunuzu baştan çıkaran ötekilerdir. Sizin çocuğunuz sütten çıkmış ak kaşıktır.
Biz hep iyi niyetli ama mağduruzdur.
Bu söylemler, bireysel olgunlaşmanın önündeki en büyük engellerden biridir.
Kendini suçlarken bile kendini sahiplenememek…
Aslında bu, insanın kendisiyle arasına koyduğu mesafedir.
“Aklıma uydum” diyen biri, aklıyla arasında bir sınır çizer.
Sanki o akıl başka bir varlıktır.
Oysa o akıl da bizimdir.
O dürtü de bizimdir.
O zayıflık da bizimdir.
Olgunluk, kusuru inkâr etmek değil; kusuru sahiplenebilmektir.
Çünkü insanı büyüten şey hatasızlık değil, hatanın sorumluluğunu alabilmektir.
Belki de en zor cümle şudur:
“Bunu ben yaptım.”
Bahane eklemeden.
Koşul koymadan.
Başka bir özne üretmeden.
Bu cümle ağırdır ama özgürleştiricidir.
Çünkü sorumluluğu aldığımız yerde değişim başlar.
Suçu dağıttığımız yerde ise hiçbir şey değişmez; sadece hikâye uzar.
Kendimize şu soruyu sormayı denesek:
Hayatımda gerçekten bana ait olan kaç karar var?
Ve onların sonuçlarını ne kadar taşıyabiliyorum?
Belki de mesele suçlu bulmak değil, sahip çıkmaktır.
Kendimize, kararlarımıza ve zayıflıklarımıza.
İnsan, ancak ve ancak kendi gölgesini tanıdığında bütün olur.

