Gazetecilerin Hocası Suat Gezgin emekli oluyor

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi deyince ilk akla gelen isim, Prof. Dr. Suat Gezgin. İletişim camiasında onu tanımayan yok. Her zaman çok pozitif, güler yüzlü, samimi. Kapısı herkese açık. Başı sıkışan soluğu yanında alıyor.

Gazetecilerin Hocası Suat Gezgin emekli oluyor
Türkiye'den Haberler
Güncelleme : 10-Oca-19 11:09




Çok iyi bir dinleyici. Dinliyor, çözüm buluyor, yönlendiriyor. Kimi zaman, öğrencileriyle kurduğu sıkı, samimi ilişki insanı şaşırtıyor. Suat Hoca’yı gören herkes “o bir tanedir” diyor. Sahiden de öyle... Kompleksleri yok; olduğu gibi, içten, doğal ve samimi. Herkese yardım elini uzatıyor. Bu da onu başkalaştırıyor, diğer hocalardan ayırıyor. Keşke tüm hocalar Suat Hoca gibi olsa diyor, insan.


Hocaların hocası, efsanevi bir iletişimci o. 40 yılı aşkın süredir akademide. Onlarca hoca yetiştirmiş, binlerce öğrenci mezun etmiş.


Çok üretken, her yıl en az iki akademik kitap yayımlıyor. Bir o kadar da sanatsal etkinlik; her yıl bir sergi açıyor mesela, belgeseller çekiyor. Asla yerinde durmuyor, bir bakıyorsunuz Erzurum’da, Konya’da, bir bakıyorsunuz Fransa’da, Amerika’da... Sempozyumlar, kongreler, film festivalleri, galalar… Suat Hoca her yerde! Durmadan üretiyor, “üretmekten çok büyük keyif alıyorum” diyor. İşine tutkuyla bağlı, hâlâ ilk günlerdeki gibi de heyecanlı.


Geçtiğimiz haftalarda iki kitabı yayımlandı Suat Hoca’nın, yeni kitapları da yolda... Öğrendik ki İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinden emekli oluyormuş... Ama bırakır mı sandınız Suat Hoca, ömrünü adadığı akademiyi, öğrencilerini? İşlerden elini eteğini çekmeye hiç niyeti yok...

 

Akademik camiada sizi tanımayan yok, isminizi duyanın yüzü gülüyor, herkes sizden saygıyla sevgiyle bahsediyor.
Sağ olsunlar. Akademide 40 yılı devirdim. Binlerce öğrencim oldu, hepsiyle de çok güzel ilişkiler kurdum. Binlerce insanla ahbap oldum, birlikte çok güzel işlere imza attık, anılar biriktirdik. Sevilmenin anahtarı, sevmekten geçiyor. Bir de iyi iletişim kurmaktan. Ben buna inanıyorum.

Dile kolay, 40 yıl… Binlerce öğrenci mezun ettiniz, öğrencilerinizle hala iletişiminizi sürdürüyor musunuz?
Sürdürmez olur muyum, birçoğuyla hâlâ görüşüyorum. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinde öğrencilerim var; Avustralya’da, Amerika’da, Çin’de, İngiltere’de. Her yerde… Öyle ki çoğu zaman yolda bile karşılaşıyoruz. Yurt dışına seyahate çıkıyorum, biri geliyor yanıma “Hocam nasılsınız” diye soruyor. O an ne kadar mutlu oluyorum anlatamam. Fakültede yanıma her gün bir sürü eski öğrencim geliyor, “Hocam sizi özledik” diye… Artık sosyal medya da var, her yerden iletişim hâlindeyiz. Ekliyorlar, yazıyorlar, yorum yapıyorlar, konuşuyoruz, görüşüyoruz. Her birinin çok iyi yerlere geldiğini görüyorum, çok mutlu oluyorum. Yetiştirdiğim öğrencilerimin birçoğu Türkiye’nin çeşitli illerindeki iletişim fakültelerinde hocalık yapıyor, bir kısmı da saygın medya kuruluşlarında çeşitli pozisyonlarda çalışıyor. Sürekli iletişim hâlindeyiz. Neler yaptıklarını, nerede olduklarını takip ediyorum, onların başarıları beni çok mutlu ediyor.

 

 

Her cumartesi öğrencilerinizle İstanbul’un tarihi, kültürel mekânlarını geziyorsunuz. Facebook’ta adınıza “Suat Gezgin ile gezenler” diye grup bile açılmış…
Gezileri kültürel antropoloji dersim kapsamında düzenliyorum. Her cumartesi Galatasaray Üniversitesi lisans ve yüksek lisans öğrencilerimle, deyim yerindeyse İstanbul’un altını üstüne getiriyoruz. Geçen hafta Pera Palace Oteli Atatürk’ün odasını, Galatasaray Lisesi’ni, Galatasaray Müzesi’ni, St. Antuan Katolik Kilisesi’ni gezdik. Ondan önceki hafta, Sultanahmet’teydik; Ayasofya Camii, Topkapı Sarayı… Her hafta sonu başka bir yerdeyiz. Öğrencilerimle gezmeyi çok seviyorum, onlar da seviyorlar. Onları bir sınıfın içinde birkaç saat tutmaktansa daha önce görmediklerini görebilecekleri, duymadıklarını duyabilecekleri, dokunup hissedebilecekleri bir ortam oluşturmaya çalışıyorum.

İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi… Başka bir yerde ders veriyor musunuz?
Bilim Üniversitesinde ders veriyorum; ebelik, hemşirelik yüksekokulu ile tıp fakültesi öğrencilerine. İletişim sosyolojisi ve kültürel antropoloji dersleri.

Öğrencileriniz sizi çok seviyor, bir hocadan çok “babasınız” onlar için. Nasıl oluyor bu?
Öğrencilerimi çok seviyorum. Her biri benim için çok değerli. Onlara kıymet veriyorum, iyi yerlere gelsinler istiyorum. İyi yerlere gelsinler ki ülkemizi iyi noktalara taşıyabilsinler… Kim olduklarına, ne olduklarına, hangi düşüncede olduklarına bakmıyorum, hepsini kucaklıyorum. Onları sevdiğim, her birini içtenlikle kucakladığım, hassasiyetle ilgilendiğim için onlar da beni seviyorlar. Geliyorlar dertlerini, sorunlarını paylaşıyorlar, asla geri çevirmiyorum. Akıl isteyenler oluyor, doğru yönlendirmeye çalışıyorum. İş, staj arayan öğrencilerim oluyor, elimden geleni yapıyorum.

Öğretmek, yönlendirmek, kısaca hayatlarına dokunabilmek… Öğretmenlik bu yüzden de çok kutsal. Siz binlerce öğrencinin hayatına dokundunuz, nasıl hissettiriyor bu?
İnsanı hayata bağlıyor, her insanın bir yaşam amacı vardır. Sanırım benimki de bu. Dediğiniz gibi, insanların hayatına dokunabilmek, asıl mesele. Geçenlerde asistanımla sohbet ediyorduk, “en az yaklaşık 500 kişinin jürisinde bulunmuşsunuz, en az beş bin öğrenci mezun etmişsiniz” dedi. O an düşündüm gerçekten de o kadar fazla ki… Şimdi birçoğu çok iyi yerlerde. Profesör olan da var, şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışan da kendi işini kuran da… NATO’da, Birleşmiş Milletler’de, Brüksel’de Avrupa Birliği’nde çalışan öğrencim bile var. Gurur duyuyorum her biriyle. Benim için gerçek mutluluk bu işte. Onların iyi yerlere geldiğini görmek.

Yüzünüz hep gülüyor. Çok enerjik ve dinamiksiniz. Bunu neye borçlusunuz?
Pozitif olmaya, hayata pozitif bakmaya borçluyum, diyebilirim. Yaşamaktan keyif alıyorum. Hayatı, insanları olduğu gibi kabul ediyorum.

Her yıl en az iki akademik kitabınız yayımlanıyor. Nasıl bu kadar üretken olabiliyorsunuz?
Neden olmayayım ki, işim bu benim. Günümüzde her şey çok hızlı değişiyor, dönüşüyor. İletişim biçimlerimiz farklılaşıyor, gündelik yaşamımız buna bağlı olarak başka bir hâl alıyor. Âdeta dijital bir evrenin içine hapsolduk. Böylesi bir ortamda iletişim çalışmalarının hız kazanması gerekiyor. Düşünecek, araştırılacak, söyleyecek çok şey var. Bir şeyler üretmek gerekiyor. Üzülerek söylüyorum, bizim akademik camiada her şey profesör olana kadar... Profesör olduktan sonra üretmeyi bırakan akademisyenler var, bu çok yanlış. Böyle bir şey olabilir mi? Ama oluyor. Benim gözümde akademisyenlik bir meslekten çok, bir hayat biçimi. 

Yeni kitaplarınızdan bahsedelim biraz da… Geçtiğimiz haftalarda raflarda yerini alan “Medya ve İletişime Diyalektik Bakış” ile “Dijital Çağda Medya” ne anlatıyor?
Editörlüğünü yaptığım bu iki kitap aralık ayında uluslararası bir yayınevi olan Eğitim Yayınları’ndan çıktı. Dijital Çağda İletişim, içinde yaşadığımız dijitalleşen dünya ekseninde yeni iletişim teknolojilerini kıskaca alarak değişen iletişim pratiklerini ve bu pratiklerin birey üzerindeki etkilerini inceliyor. Gazetecilik, radyo, sinema ve televizyon, halkla ilişkiler gibi konularda çeşitli okumaları içeren Medya ve İletişime Diyalektik Bakış ise iletişim dinamiklerine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor.

İletişim Araştırmaları Derneği’nden 2016’da Türkiye Sözlü Basın Tarihi isimli kitap projenizle “Yılın İletişim Araştırması Ödülü”nü aldınız. Ses getiren, bu kitabınızın içeriğinden biraz bahseder misiniz?
Gazetecilik araştıran, irdeleyen, sorgulayan insanların mesleğidir. Gazetecilik bugün yalnız Türkiye’de değil dünyanın her yerinde yapılan, en zor ama en onurlu meslek... Öte yandan gazetecilik, diğer pek çok özelliğinin yanı sıra tarihle ilişkisi açısından da diğer mesleklerden ayrılıyor. Gazeteci, haberleriyle gelecekte yazılacak tarihin günlük notlarını kayda düşer. Fatih Süreyya Oral, 1934’te Velid Ebüzziya’yı ziyaret edip gazeteci olmaya karar verdiğini söyleyerek, kendisine basın tarihiyle ilgili kaynak göstermesini rica ettiğinde aldığı yanıt oldukça manidardır: “Ne tarihi? Bu mesleğin bir tarihi yoktur, olacaksan bunun için gazeteci ol.” O günden bu yana Türkiye’de basın tarihi üzerine birçok çalışma yapıldı. Ancak, tarih yazımının ulaşılan yazılı belgeler üzerinden yapılması çeşitli kısıtlamaları da beraberinde getiriyordu. Çünkü gazeteciler haberleri, röportajları ve yazılarıyla tarihe not düşerken birçok tarihi olayın birinci elden izleyicileri olarak hepsini yazamadıkları paha biçilmez değerde tanıklıklar da biriktiriyorlardı. Sözlü tarih çalışmaları bu yüzden, geçmişin sesini bugünlere taşıyan çok önemli çalışmalar. Koordinatörlüğümde, gazetecilerin meslek tanıklıklarının kişisel deneyim ve birikim olarak kalıp yok olmaması amacıyla Türkiye Sözlü Basın Tarihi çalışmasını hayata geçirdik. Toplamda 54 çok değerli gazeteciyle yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdik, onların tanıklıklarını dinledik, çalışmamız yaklaşık 8 yıl sürdü ve titiz bir çalışmanın sonucunda İş Bankası Kültür Yayınları’ndan “Türkiye Sözlü Basın Tarihi” adında üç ciltlik kaynak bir kitap ortaya çıkardık. 1910 ve 1944 yılları arasında doğmuş, çoğu ne yazık ki şu anda hayatta olmayan meslek büyüklerimizin tanıklarının anlatıldığı bu üç ciltlik kitap, Türk basınına dair çok önemli bir kaynak özelliği taşıyor. Türkiye Sözlü Basın Tarihi, 1914’te Ahmet Emin Yalman’ın doktora teziyle başlayan Türk basın tarihi çalışmalarına bir halka ekleyerek bu konudaki kaynak sıkıntısını büyük ölçüde yok etti. Bu çalışmaların artarak sürmesinin sadece basın tarihimize değil, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal tarihine de notlar düşülmesine olanak sağlayacağına inanıyorum. Bu kapsamdaki sözlü basın tarihi çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Yeni bir sözlü basın tarihi çalışması mı hazırlıyorsunuz?
Evet, bu kez kadın gazeteciler üzerine. Bu çalışmamız da bitti sayılır, şu anda baskıya hazırlanıyor, yakında çıkacak. Buradan da duyurmuş olalım.

Biraz bahseder misiniz, nedir bu kadın gazeteciler projesi?
Üç ciltlik Türkiye Sözlü Basın Tarihi kitabımızın devamı niteliğinde bir çalışma, fakat bu kez yalnızca kadın gazetecilere yer vereceğiz. “Çağının Tanığı Kadın Gazeteciler” adını verdiğimiz bu çalışmamızın amacı; Türkiye’de erkek egemen yapılanmaya sahip olan gazetecilik mesleğinde kadın gazetecilerin yaşadığı sorunları, sıkıntıları gün yüzüne çıkarmak ve çözüm aramak. Çalışmamız kapsamında 50’yi aşkın kadın gazeteci ile yüzyüze görüştük, bunların birçoğu gazetelerde yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü, haber müdürü olarak çalışmış isimler, aktif şekilde gazetecilik yaptıkları dönemlerde neler yaşadıklarını, hangi olaylarla karşılaştıklarını sorduk. Çok ilginç mesleki anılarını paylaştılar bizimle. Güzel bir sözlü basın tarihi çalışması olduğuna inanıyoruz.

Nasıl doğdu bu çalışma fikri?
Türkiye Sözlü Basın Tarihi kitabımızda yer alan çok değerli 54 isim var. Bu isimlerin yalnızca dördü kadın; Vasfiye Özkoçak, Betül Mardin, Leyla Umar, Yıldız Sertel. Kitabı okuduğunuzda görebilirsiniz, erkeklerin mesleki anılarıyla kadınların anıları arasında içerik olarak çok fark var. Gazetecilik maalesef cinsiyet eşitsizliğinin hâkim olduğu, erkek egemen bir meslek. Örneklendirmek gerekirse, rahmetli Vasfiye Abla ilk yıllarda erkek meslektaşlarından engelleme ve tepki gördüğünü anlatmıştı. Hatta, biraz tuhaf gelecek belki ama “Kadınlar tuvaleti olmayan bir gazetede yıllarca çalıştım” demişti. Gazeteye kadınlar tuvaleti yapılması için uğraş verdiğini… O günlerden bugüne çok şey değişse de kadın gazeteciler hâlâ birçok zorluk yaşıyorlar, aynı işi yaptıkları erkek meslektaşlarından daha az ücretle çalışıyorlar vb. İşte tüm bu sorunlardan hareketle bu çalışma doğdu.

Türkiye Sözlü Basın Tarihi çalışmanızın yaklaşık 8 yılda tamamlandığını söylediniz, kadın gazeteciler projenize de çok uzun zamandır çalışıyorsunuz o hâlde?
Kadın gazetecilerle ilgili projemizi üç yıl önce başlattık. İsim listemizi oluşturduk ve hızlıca görüşmelere başladık. Yaklaşık 2 yılda tüm görüşmeleri tamamladık. Birkaç aydır da editöryal okumalar yapılıyor. Bu kez daha hızlı davrandık, önceki çalışmalardan edindiğimiz tecrübeler de yol gösterici oldu tabii ki.

Geçtiğimiz yıl 2. Abdülhamit’in Yıldız Albümlerinde Erzurum sergisini açtınız. Bir de kitap çıkardınız… Bu projenizden de bahseder misiniz biraz?
Sanata ve özellikle fotoğrafçılığa büyük önem veren 2. Abdülhamit ülke topraklarının dünyaya tanıtılabilmesi için önemli fotoğrafçılara çeşitli vilayetlerin fotoğraflarını çektirmiş ve bu fotoğrafları dünya kütüphanelerine göndermiş. 2. Abdülhamit’in bu koleksiyonu bizde İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi koleksiyonunda yer alıyor. Ben bir araştırma esnasında bu eserleri bulunca Erzurum’a ait fotoğraflarında olduğunu gördüm ve bir Erzurumlu olarak onur duydum. Ekibimle birlikte uzun soluklu bir çalışma gerçekleştirdik ve bu fotoğrafları yayınlamak üzere aldık. Doç. Dr. Abdülkadir Atik ve Okutman Cüneyt Korkut ile birlikte Bilimsel Araştırmalar Projesi (BAP) kapsamında “II. Abdülhamit’in Yıldız Albümleri’nde Erzurum” isimli bir kitap yayımladık. Bu noktada Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin de bize çok büyük katkıları oldu. Ardından fotoğraflardan sergi açma girişimlerimiz başladı, nihayetinde böyle bir fotoğraf sergisini sanatseverlerle buluşturduk.

Fransa’da yaşadığınız süreçte Hürriyet gazetesi dış haberler temsilciliği yaptınız. Unutamadığınız anılarınızdan ve gazetecilik deneyimlerinizden bahseder misiniz?
Çok güzel anılarım var, unutamadığım. Hangisini anlatsam bilmiyorum… Ama hayatta tek bir keşkem var. O da Hürriyet gazetesi dış haberler temsilciliği yaparken her yıl Cannes Film Festivali’ni takip ediyordum. Dünyaca ünlü aktörler, aktrisler, yönetmenler… Aklınıza kim gelirse oradaydı. Hepsiyle bir aradaydım. Festival süresi boyunca müthiş güzel vakit geçiriyorduk. Ortam, insanlar her şey çok güzeldi. Yıllarca, her yıl Cannes Film Festivali’ni takip ettim. Ama gel gör ki, bir tane bile anı fotoğrafı çektirmedim. Neden bilmiyorum. En büyük üzüntüm bu.
Fransa’dayken çok uzun süre orada yaşayan Türk işçilerin sorunlarını dinledim ve haberleştirdim. Sipa Press’in kurucusu Gökşin Sipahioğlu usta ile çalıştım.

Monako Prensliği İnsanlık Tarihi Enstitüsü ve 1. Albert Vakfı tarafından verilen “Bilim Ödülü”nü Türkiye’den alan ilk bilim insanısınız… Hangi çalışmanızla bu ödüle layık görüldünüz?
Avrupa’da büyük önem verilen ödülü Paris’te bulunan İnsanlık Tarihi Enstitüsü ve I. Albert Vakfı tarafından antropoloji, etnoloji ve prehistorya alanında çalışma yapan bilim insanlarına 2 yılda bir veriliyor. Ödüle değer çalışmaların değerlendirmesini Avrupa’da bu konularda çalışan önemli bilim insanları yapıyor. Ödüle değer bilim insanı, “meslek yaşamı boyunca antropoloji, etnoloji ve prehistorya bilim dalları alanlarında başarılı çalışmalara imza atmak ve bilim dünyasına önemli katkılar sağlamak” kriteriyle belirleniyor. Ben de antropoloji, etnoloji ve prehistorya ile ilgili çalışmalarım dolayısıyla bu ödüle layık görüldüm.

Yalnızca hocalık yapmadınız, idari görevlerde de bulundunuz. İdarecilik mi hocalık mı?
Fransa’dan Türkiye’ye 1993’te döndüm ve İstanbul Üniversitesi iletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladım. 1993’ten 2000’e kadar fakültede dekan yardımcılığı yaptım, ardından 2000-2010 yılları arasında da dekanlık görevinde bulundum. Ama hep şunun farkında oldum; kurumlar kalıcı, insanlar geçici. Makammış, mevkiiymiş tüm bunlar önemsiz; insani değerlere sahip olabilmek önemli. Ama maalesef şu anda görüyorum ki insanlar oturdukları koltukları çok önemsiyorlar, hep o koltuklarda oturacaklarını sanıp büyük bir yanılgıya düşüyorlar. Kalp kırıyorlar, yapılmaması gereken şeyleri yapıyorlar. Akademide bunu çok görüyorum. Doçentlikten profesörlüğe yükselince ya da idari görevlere atanınca küçük dağları ben yarattım havasıyla gezinen insanlar var. Günümüzde her şeyin çıkar ilişkisine, menfaate dönüştüğünü gördükçe çok üzülüyorum.
İdarecilik mi hocalık mı noktasına gelince, idarecilik herkesin yapabileceği bir şey değil, göründüğü gibi kolay da değil. Uzun yıllar dekanlık yaptım, çok keyifle. İdareciliğin sunduğu fırsatları fakültem için en iyi şekilde kullandığıma inanıyorum.

Nasıl fırsatlar? Neler yaptınız dekanlığınız döneminde?
Birçok uluslararası anlaşmalara, projelere imza attık. “Kültürlerarası İletişim” projesi kapsamında Almanya, Avusturya ve Fransa ile anlaşmalar yaptık. Oradaki iletişim fakültelerini, medya kuruluşlarını ziyaret ettik, öğrencilerimizle birlikte.
Radio France International, Deutsche Welle, BBC ile anlaşmalarımız çerçevesinde fakülte binasına canlı yayın yapmak için antenler koyduk. Fransızca, Almanca, İngilizce olmak üzere üç ayrı dilde radyo yayınları yapıldı, bu sayede. Amacımız, öğrencilerimizin yabancı dil pratiği yapmalarını sağlamaktı. Yine Almanya merkezli Batı Almanya Radyo ve Televizyon Kurumu WDR’nin canlı yayın aracını istedim, vermeyi kabul ettiler. Araç Köln’den yola çıktı, canlı yayın yaparak İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasına kadar geldi. Orada teslim aldık. Fransa’daki Lille Gazetecilik Enstitüsü ile bir anlaşma yaptık, oradaki hocalar ayda bir fakültemize gelip öğrencilerimize dersler verdiler. Derse katılan, düzenli devam sağlayıp başarılı olan öğrencilerimize Lille Gazetecilik Enstitüsü tarafından hazırlanan Fransızca sertifikalar verdik. Fransızca bilen öğrenciler azalmaya başlayan İngilizce bilen hocalar getirttim, bu kez. Fakat dil konusunda sorun yaşayınca bu projemizi Galatasaray Üniversitesine yönlendirdim. Onlar bir süre devam ettirdiler. Tüm bu süreci Dış İşleri Bakanlığı ile yürüttük ve her şeyi onlar karşıladılar. Düşünün, Le Monde gazetesinden gazeteciler gelip ders anlatıyordu, fakültemizde. Konrad Adenauer Vakfı ile de kültürlerarası çalışmalar yaptık. Hermann Schlapp’ın “Gazeteciliğin El Kitabı” ile “Gazeteciliğe Giriş” kitaplarının telif haklarını alarak Türkçeye çevirdik. Vakıfla çalışmalarımızı uzun yıllar sürdürdük, öyle ki fakültemiz kütüphanesine İngilizce, Fransızca ve Almanca kitaplar armağan ettiler. İstanbul Üniversitesi’nin 550. yılına özel kitap çıkarttık, fikir gazeteciliği sergisi, sempozyumu düzenledik.
Fransız Konsolosluğu ile de güzel çalışmalar gerçekleştirdik. Fransızca gazete ve dergiler yayımladık. Fransız Konsolosluğu fakültemize Fransızca altyazı filmler verdi, biz de bu filmlerle fakültemizde öğrencilerimize film günleri hazırladık. Fransız kültür ateşesi ve elçileriyle çalıştım o dönemde. Birçok çalışmamız oldu.
Hakemli dergi olan ve ULAKBİM, ASOS, EBSCO, ProQuest tarafından taranan İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi 1993’ten beri yayınlanıyor. Şu anda Türkiye’deki iletişim fakültelerinde akademisyen olarak çalışan çok önemli isimlerin bu dergide makaleleri yayınlanmıştır. Ben fakültede göreve başladığımda bu dergi bir yıldır çıkıyordu, fakat yalnızca profesörlerin makaleleri dergide yayımlanıyordu. Dekan yardımcılığı yapmaya başladığımda bu derginin sorumluluğunu ben aldım ve fakültemizdeki yüksek lisans, doktora öğrencileri ile yardımcı doçent ve doçentlerin de makalelerini yayınlatmaya başladım. Maddi olanaksızlıklar nedeniyle yayın hayatına devam etmekte zorlanıyorduk, gittim sponsorlar buldum ve devam ettirdik. Şu anda hâlâ yayınlanmaya devam ediyor ve akademideki en kaliteli dergilerden biri.

Fakültenin koridorlarını süsleyen kameralar, fotoğraf makineleri, daktilolar onlar da mı dekanlığınız dönemizden?
İletişim Fakültesi Müzesi fikri, İstanbul Üniversitesi Film Merkezi’nden hareketle doğdu. Nedir bu Film Merkezi, kısaca bahsedeyim: 1954’te Rektörlüğe bağlı olarak kuruluyor. Amacı; kendi ürettiği filmlerin yanı sıra uzmanlık alanlarında film yoluyla araştırma yapmak isteyen her bilim insanına yardımcı olmak, filmleri yaymak, yabancı ülkelerle film değişiminde bulunmak, arşiv kurmak, filmlerin tanıtılması, korunması ve hazırlanması ile ilgili yayınlar yapmak, ürün ortaya konulabilmesi için gerekli araç gereçleri geliştirmek. Fakültede göreve başladığımda Film Merkezinin artık devam etmediğini, film arşivinin kalorifer dairelerinde kaderine terk edildiğini öğrendim. Bu beni son derece üzdü ve bu filmleri bulundukları yerden çıkarttırarak temizlenmesini sağladım. Kameralar, montaj setleri vardı. Hepsini aldım fakülteye getirttim. Bu sırada TRT ile görüştüm, Film Merkezinin malzemelerinden bir müze kurmak istediğimi söyledim. TRT’nin depolarından müzenin kurulabilmesi için gerekli malzemeleri aldım. Böylelikle müzemiz doğdu. Ayrıca TRT ile Film Merkezi arşivinde bulunan 16 ve 35 mm filmlerin dijital ortama aktarımını sağladık.

Emekli olduktan sonra ne yapacaksınız? Yoksa siz de bir sahil kasabasına yerleşmeyi mi düşlüyorsunuz?
Nisan 2019’da yaş haddinden emeklilik hakkı kazanıyorum. Emekli olacağım ama benimkisi resmiyette emeklilik, çalışmaya devam edeceğim. Bundan sonraki süreçte bir vakıf üniversitesinde çalışmayı düşünüyorum. Projeler üretmek, yayınlar hazırlamak; benim yaşamımın bir parçası. Çalışmamayı asla düşünemem. Öğrencilerimle bir arada olmaktan, projeler üretmekten büyük keyif alıyorum. Daha hayata geçirmeyi planladığım bir sürü proje var. Onlarla ilgileneceğim.

Nasıl projeler?
Belgesel ve kitap projelerim var. İletişim ve antropoloji alanında çalışmalar yapmayı planlıyorum. Uzak Doğu’da, Asya’da belgeseller çekmek istiyorum. Uluslararası fonlardan destek alarak yapmayı planladığım bazı proje fikirlerim var. Hali hazırda çalışmalara devam ediyorum, onlar bittikten sonra yeni projelere başlayacağım.

Yaşamınıza çok şey sığdırmışsınız, anılarınızı kaleme almayı hiç düşünmediniz mi?
Doğru, çok şey sığdırdım. Çok güzel yaşanmışlıklar... Kaleme almayı düşünüyorum ama zamanı gelince...

Son olarak, akademisyen olmak isteyen gençlere neler söylemek istersiniz? Siz neden akademisyen olmayı seçtiniz?
Akademisyenler bilginin “her çeşidini” kullanıp harmanlayarak yeni bilgiler, veriler elde eder, bilgiyi paylaşan, aktaran, işleyen kimselerdir. Henüz 20’li yaşlarımın başındayken benim yolumun “bilgi”den geçmesi gerektiğini fark ettim ve bu mesleğe adım attım. Binlerce yıl geriye gittim, kitaplarla örülü bir duvar inşa ettim yaşamıma. Tarihten, sosyolojiden, psikolojiden, antropolojiden beslendim. Bilgiye açlığımdan olsa gerek benim yolum buraya aktı. Bilginin paylaştıkça çoğaldığına, çoğaldıkça da insanlığın gelişeceğine, değişeceğine inandım, inanıyorum.
Akademisyenlik mesleğinin gerekliliklerine gelince, birçok gerekliliği var ama en temellerini belirtmem gerekirse, şunları söylerim: öncelikle mesleğinizi sevmeniz ve üretken olmanız lazım. Bu alan üretken olmayanı diskalifiye eder, yeni fikirler ortaya koymalısınız. Üretkenlik birincil şart. Bilginin her türlüsüne açık olmalısınız. “Bu bilgi benim alanımla ilgili değil” dememelisiniz. Unutmayalım ki en parlak fikirler birçok bilginin çakışmasından ortaya çıkar. Ayrıca farklı görüşlere saygı da akademisyenlikte önemli bir gereklilik. Çok okumak, çok yazmak, çok araştırmak bunlar zaten olmazsa olmazlar. Ve tabii dünyayı izlemek, tanımak, insanlarla iletişim halinde olmak… Tüm bunlar da oldukça önemli gereklilikler…

KUTU: Prof. Dr. Suat Gezgin kimdir?

1952 yılında Erzurum’da doğdu. Lise öğrenimini Muğla Turgut Reis Lisesinde tamamladı. Üniversite eğitimi için Fransa’ya gitti ve Aix-Marseille Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji-Etnoloji bölümünden mezun oldu. Yüksek lisans ve doktora eğitimini Pierre et Marie Curie Paris VI Üniversitesi Antropoloji ve Prehistorya Anabilim Dalı’nda tamamlayan Gezgin, 1983-1993 yıllarında Aix-Marseille Üniversitesi Antropoloji laboratuvarında sırasıyla; asistan, baş asistan ve doçentlik kadrolarında görev aldı. Paris Müzeler Genel Müdürlüğünde Antropoloji Anabilim Dalı Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi. Fransa’da bulunduğu yıllarda, Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Temsilciliği görevini yürüttü. Türkiye’deyken aynı gazetenin haber merkezinde çalıştı. Yaklaşık 20 yıllık Fransa deneyiminden sonra, 1993’te Türkiye’ye dönen Gezgin, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde Radyo TV ve Sinema, Gazetecilik, Halkla İlişkiler bölümlerinde bölüm başkanlığı yaptı. 1993-2000 yıllarında aynı fakültede dekan yardımcılığı ve 2000-2010 yılları arasında da dekanlık görevinde bulundu. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Senato Üyesi, Basın İlan Kurumu ve Basın Konseyi Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Başta Türkiye Sözlü Basın Tarihi isimli eser olmak üzere, gazetecilik, iletişim, antropoloji konulu çok sayıda akademik yayın hazırladı. UNESCO-Orbicom üyesi olan Prof. Dr. Gezgin, hâlen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmakta.

 

 


Emoji ile tepki ver!

Bu Haberi Paylaş :

Etiketler :

Benzer Haberler
    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)