adscode

Bizim zamanımızda…

byomerorhan@gmail.com




Uygulamalı dersleri hepimiz okul hayatımızdan iyi biliriz. Kimimiz müzik dersini kimimiz resim dersini seçtik. Kiloları nedeniyle beden eğitimi derslerinden kaçmaya çalışanlar da vardı, kasadan atlamak öyle çok kolay değildi. Tüm bu derslere girip çıkarken de çoğunlukla kendimize haksızlık ederek yeteneksiz olduğumuz kanısına vardık!
 
1970’li yıllarda öğrenciler yetenekleri doğrultusunda ne kadar yönlendirildi? Kaçımız bu şansı elde etti? Bugün durum farklı mı? Sorular çok ama yanıtlar pek doyurucu gelmeyebilir.

Ortaokul yıllarında iş-teknik dersindeki soyut veya somut tasarımlarımızı hatırlıyorum. Yokluk ve yoksulluk vardı ama endüstriyel tasarımlardan da geri durulmuyordu. İnadına yaratma çabası görülmeye değerdi! Ben mutluydum çünkü severdim. Elbette ayakları geri geri giden bir öğrenci kitlesi de vardı ama okul böyle bir yerdi. Yeteneklerini keşfetme şansı bulduğun veya bulman gereken bir yer. Bazı derslerin seçmeli olduğu söylenen ancak zorunlu seçtirildiği bir yer değil. Öğrencilere sunulan ve yeteneklerini samimi olarak sınayabilecekleri program ve okuldan söz ediyorum.

1970’li yıllara tekrar dönersek, beslenme çantalarından yayılan yiyecek kokuları ve mandolinleri hatırlamayan yoktur diye düşünüyorum. Ülkenin kısıtlı olanaklarına rağmen en azından bir enstrümanla tanışmak ve sanatla ilgilenmek diye bir hedef vardı diyebiliriz. Kent-kır ayrımı yapılmadan toplumun  aydınlatılması amaçlanmış, topyekûn bir eğitim seferberliği yaşanmıştı. Eğitim enstitülerinden yetişenlerin de çok büyük katkıları ile halk sanatla ve edebiyatla tanışıyordu. Bir solukta okunan kitaplar, 140 karakterin dışında düşünen, yazan ve sorgulayan bir gençlik!

Resim derslerinde her ne kadar natürmorttan ileri gidilmese de okuduğum devlet okulunda bir resim atölyesinin bulunması ayrıcalık gibiydi. Okul bahçesi içerisinde, tek katlı ayrı bir yapı olan resim atölyesinde derslerimizi işlerdik. Desen çizerken arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetler de ayrı bir güzeldi. Şimdi düşünüyorum da her türlü sorunumuzu dışarda bırakıp füzenle (kömür kalem) çizdiğimiz krokiler ve desenlerin keyfini hâlâ hatırlıyorum.

Ülke, zor günler yaşarken ve okulların yok denecek olanakları ile sanatı yaşatma çabasının ne kadar değerli olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Estetik kaygının ne demek olduğunu, bakmakla görmek arasındaki farkı ilk kez o atölyede öğrenmiştim.

Bugün haftalık 40 saatlik ders programlarında zorla yaşatmaya çalıştığımız 1-2 saatlik sanat derslerine ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlamak zorundayız. Bu dersleri “kayıp ders saati” olarak gören eğitimcilerin, derhal silkelenmeleri ve kendilerine gelmeleri gerekmektedir. Eğitim-öğretimde her şeyi ölçmeye çalışarak en ideale ulaşma çabamızın sonuçlarını yetişen nesillerimizde görüyoruz. Anaokulunda %95 üzeri olan yaratıcılık durumu, üniversiteye ulaşıldığında %5’lere geriliyor. Bu, elbette çoktan seçmeli sınav sistemleri ve eğitim anlayışının sonucu. Doğru seçeneği bulabilen ama bulduğu seçenekte ne anlatılmak istendiğini, ne işe yaradığını, bununla ne yapılabileceğini veya ne yapılamayacağını anlatamayan, mutsuz, umutsuz, estetik kaygılardan uzak ve yeteneklerinin ne olduğunu bilmeyen bir gençlik!

Yoğun müfredat programları ile bombardımana tutulan öğrencilerin nereye savrulduklarını bilmeden gidip geldikleri okullar!

Öğrenmenin gerçekleşmesi için biraz kaygı iyidir ancak fazla kaygının bir işe yaramadığı hatta öğrenmeye ket vurduğu da bir gerçektir. Bu anlamda sürekli akademik başarı mazereti ile yoğunlaştırılmış ders programlarının gençlerimize ne kazandırdığını ve ne kaybettirdiğini biliyor muyuz? En önemlisi bunu samimi olarak umursuyor muyuz? Yaşanan her başarısızlıkta panikle yapılan benzer hatalar ve denek olarak kullanılan çocuklarımız. Teşbihte hata olmazmış; Einstein “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.” demiş.

Sınav sonuçlarını incelemekten kafamızı kaldırıp çocuklarımızın yüzüne bakma zamanımız çoktan geldi de geçti bile. Anne ve babalar çocukları için en iyisini isterken bazı hatalar yapabilirler ancak kabul edemediğim, eğitimcilerin de aynı hataları yapıyor olmasıdır. Bizler, eğitimciler olarak, öğrencilerimizin gözlerinin içine bakarak yüreklerinde yanan ateşi görmeye çalışmalı, tutkularının peşinden gitmelerini sağlamalıyız.

Eğitimciler, öğrencilere daha ağır akademik programlar, testler, sınavlar yerine bir şeyleri merak etmenin ne denli müthiş bir duygu olduğunu tattırmalıdır. Belki de hiç tanımadıkları, duyguları ifade yöntemlerinin neler olduğunu, kısacık bir mısra ile ne kadar çok şey anlatılabileceğini göstermelidirler.

Bizim zamanımızda hayat bu kadar karmaşık değildi. Herkes her şeyi bilmezdi. Kimse şair değildi ama platonik bir aşk için şiir yazmaktan veya bir yerlere duyguları not almaktan da geri durulmazdı.

Bizim zamanımızda daha çok test diye bir şey yoktu ama daha çok kitap okuma diye bir şey vardı.

Bizim zamanımızda, pilot olmayı hayal edenler çoğunluktaydı. Gökyüzüne yükselme, sonsuzluğa uzanma fikri vardı ve hiç kimse bu hayallere ulaşılmaz gözüyle bakmazdı.

Bizim zamanımızda, çocukların neyi başaramadığı değil neyi başardığıyla ilgilenilirdi ve bizim zamanımızda çocukların gözünün içine sevgiyle ve hoş görüyle bakılırdı.

 
 

Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)