adscode

Eğitim sisteminde “eğitim hakkı” ve “fırsat eşitliği” var mı?

Eğitim sisteminde “eğitim hakkı” ve “fırsat eşitliği” var mı?

byomerorhan@gmail.com




1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ilkeler bölümünde belirtilen maddeler şunlardır:
    •    Genellik ve eşitlik
    •    Ferdin ve toplumun ihtiyaçları
    •    Yöneltme
    •    Eğitim hakkı
    •    Fırsat ve imkân eşitliği
    •    Süreklilik
    •    Atatürk İnkılap ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği
    •    Demokrasi eğitimi
    •    Laiklik
    •    Bilimsellik
    •    Planlılık
    •    Karma eğitim
    •    Eğitim kampüsleri ve okul ile ailenin iş birliği
    •    Her yerde eğitim

Bu ilkeler saptanırken, üzerlerinde oldukça detaylı düşünüldüğü kesindir. Her biri için saatlerce konuşulup tartışılabilir ancak eğitime başlamak için öncelikle bu hakkı elde edip edememeye ve fırsat bulup bulamamaya bakmak gerekir.

Kanun, bu topraklarda yaşayan insanlar için eğitimi “hak” olarak görmüştür. Ayrıca bu hak herkese eşit olarak sunulacaktır.

Genç Cumhuriyetimiz tarafından 1924 yılında kabul edilen 430 sayılı kanunla eğitim kurumlarının tümü Maarif Vekâleti (Millî Eğitim Bakanlığı) çatısı altında toplanmıştı. Tekke ve zaviyeler kapatılarak harf devrimi de gerçekleştirildi.

Ülke, iyice yıpranmış, genç ve az sayıdaki insanını da savaşlarda yitirmişti. Ancak bu kanunla birlikte eğitimde büyük bir seferberlik başlatılmış, okuma yazma oranı %10’dan yukarı çıkartılmıştı. Üstelik yüzlerce yıldan beri dizleri üzerinde eğitim alan çocuklar artık sıralarda oturacak ve daha medeni şekilde eğitilecekti. Neresinden bakarsanız bakın, karanlıktan aydınlığa geçişti bu. Kendi kaderine terk edilmiş Anadolu insanı artık gerçek eğitimciler ile tanışıyordu.

Halk, bir çift yırtık çarığını ve ahırındaki hayvanını da son savaşta kaybetmiş ancak özgürlüğünü ve azmini yitirmemişti. Bu inançlı insanlar, son bir gayretle okullarını inşa etmiş, modern Türkiye’yi yaratmak için omuz omuza vermişti.

1940 yılında açılan eğitim enstitüleriyle aydınlanma isteğinin ne kadar samimi bir irade olduğu ortaya konulmuştu. Öğrenilenlerin yaşamla örtüştürüldüğü bu modelde, binlerce insan eğitim alarak ulusun gelişiminde görevler üstendi.  

Bu sistemde yetişen bilim insanı, sanatçı ve akademisyenlerimize yeterince sahip çıkamadığımız gibi bir süre sonra enstitüleri de kapattık.

Tevhîd-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde aydınlanma dönemi yaşanmış ve demokratik temeller üstünde yükselen ülke topraklarında, çağdaş bir anlayışla bakanlık düzeyinde organize olunmuştu. Köylüsünden kentlisine ayrıştırma olmadan herkes eğitim adına kucaklanmış, cehalet karanlık mabedine hapsedilmişti.

1970 yılında Millî Eğitim Kanunu ile eğitim öğretim faaliyetleri için daha detaylı ilkeler belirlendi. Ancak özellikle eğitim hakkı ve fırsat eşitliği saptanmış olmasına rağmen istenen seviyeye ulaşılamadı. Ülkenin yönetim anlayışları, dünyadaki gelişmeler ve özellikle kapitalizmin ağır baskısına yenik düşen hükümetlerin eğitim politikaları sonucu millî eğitim bütçeleri yeterli olmamış, planlar sürekli değiştirilmiş ve çoğu zaman sistem söylemli “sistemsizlik” içinde boğuşulmuştu.

Görevi üstlenen, bir öncekinin yaptıklarını beğenmeden değişikliklere giderek popülist yaklaşımlarla siyasi idarenin “eli” her zaman eğitim işlerinin üzerinde veya içinde oldu.

Her şeye rağmen “en kıymetli varlığımız çocuklarımız” söyleminden hiç vazgeçilmedi. Ancak eğitimle ilgili sonuçlar onlarca yıl sonra ortaya çıkacağından olmalı, büyük bir “cesaretle” sistemler üzerinde oynamak da hak olarak görüldü.

Vebali çok büyük bir “hak”!

Ulusal eğitim politikaları çoğu zaman siyasi iradenin beklentileri ve hedeflerine göre belirlenmiş, böylece her hükümet değişikliğiyle de istikrardan uzaklaşılmıştı.
 
Ülke yokluk içindeyken sağlanan fırsat eşitliği, zenginlik ve refah arttıkça maalesef aynı oranda sağlanamamıştı.

1959 yılında başlayan Avrupa Birliği üyesi olma sevdamız, 1987, 1999 ve 2005 yıllarında alevlendi. 2005 yılında başlayan Avrupa Birliği müzakerelerinde özellikle müktesebat başlıklarının içerisinde yer alan eğitimle ilgili kriterlerin karşılanması için Türk Millî Eğitim Sistemi’ndeki düzenlemeler de artçı depremler gibi hissedildi.

8 yıllık, sonrasında da 12 yıllık kesintisiz öğretim ile Avrupa normlarını yakalamak hedeflenmişti ancak ülke gerçekleri ve şartları yine unutulmuştu!

Henüz 8 yıllık kesintisiz eğitimin sorunları çözülmemişken nasıl olur da 12 yıllık kesintisiz öğretime başlanabilirdi? Önemli olan niyetti ve sorunu aşmak için tekrar AB kriterlerine bakıldı!

Avrupa Birliği Eğitim Politikaları’nda bulunan “açık lise” kavramı, 8. sınıftan sonra isteyeni açık liseye yönlendiriyordu. Oh, rahat bir nefes alınmış, bir yükten daha kurtulunmuş ve bir fasıl daha kapatılmıştı.

Bir ülkede çocuk işçiler hatta çocuk gelinlerin varlığından söz ediliyorsa, zihinsel engelliler, otistikler evlerine mahkûm edilmişse, kentlere sunulan olanaklar kasabalara sunulamıyor ve köylere hiç uğramıyorsa, fakir, zenginin elindeki eğitim olanaklarını hayal bile edemiyorsa, karma eğitimin kaldırılması tartışmaya açılmışsa, eğitim sistemindeki hangi “haktan”, “fırsattan” ve “eşitlikten” bahsedebiliriz?


Ömer Orhan    

 

Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)