adscode

​Vermek ya da vermemek, bütün mesele bu mu? : “Ödevler!”

Yıllardır tartışılan bir konudur, okul ödevleri. Sadece tatillerde değil, okul zamanlarında da özellikle küçük yaş grubu çocukların anne ve babalarının bir anlamda çıkmazıdır. Yardım etsen bir türlü,

byomerorhan@gmail.com




Yıllardır tartışılan bir konudur, okul ödevleri. Sadece tatillerde değil, okul zamanlarında da özellikle küçük yaş grubu çocukların anne ve babalarının bir anlamda çıkmazıdır. Yardım etsen bir türlü, etmesen başka türlü. 

Yazma ödevleri, seçilen kitapları okuma ödevleri, işlem ödevleri, araştırma ödevleri, tekrar ödevleri, test ödevleri, uygulama ödevleri, PERFORMANS ÖDEVLERİ…

Dört ay boyunca, ortalama 20-30 arasında yazılı sınava giren öğrenciler, bu arada günlük ödevlerini yapmak ve performanslarını göstermek zorunda kalıyorlar. Bir yandan sınavlara hazırlanılırken bir yandan da çoğu zaman öğretmenlerin birbirlerinden habersiz verdikleri ödevler, çocuklar için âdeta bir kâbusa dönüşüyor.
Sınava mı hazırlansın yoksa ödevlerini mi yapsın? Her ikisini de yapsın! Başka ne sorumluluğu var ki? Otursun çalışsın…

Peki, öğrenmenin keyfi nerede kaldı? Zoraki bir sınav ve ödev sistemi içinde asıl olan istek, merak, araştırma ve tekrar çalışmaları ne olacak?

Eğitim sistemi paralel evrenler gibi; yaşananla yaşatılmak istenen farklı. Hızla değişen dünyada, öğretimi sadece kitaplara, sınavlara, okullara bağlamak; yaşamla örtüştürülemeyen tekniklerle öğretim yapmaya çalışıp dışarıda başka gerçekleri yaşamak!
Kaynamakta olan silindir şeklindeki eğitim kazanımıza, el birliğiyle kare bir kapak örtmeye çalışıyor gibiyiz.
Öğretmenler, öğrencilerinin başarılarını artırmak için var güçleri ile çalışırken “biraz da onlar çalışsın” istiyorlar ki sanırım bunda bir sakınca yok!
Ebeveynler, çocuklarının geleceğinden endişe ettiği için onların en iyi şekilde öğrenim almalarını bekliyorlar. Hatta bunun için eğitim-öğretim sistemi özelleşmeye başladığından beri orta kesim de eline cebine atmak zorunda kaldı ve bunun karşılığını da fazlasıyla görmek istiyor.
Okullar, başarılı olduklarını gösterebilmek için neredeyse tek rekabet unsuru olan sıralama sınavlarındaki yerlerini yukarıya taşımak ve görece akademik başarı elde etmek adına öğrencilere yükleniyor.

Ne var ki çok bilinmeyenli bir denklemi, tek formülle çözmeye çalışıyor gibiyiz. 

Bu iş Nasreddin Hoca’nın hikâyesine benziyor. Sen de haklısın!
Nasreddin Hoca, kadılık yaparken bir gün bir ahbabı burnundan soluyarak gelmiş. Hasmı için söylemediğini bırakmamış. Sonra:
    – Hocam, Allah aşkına söyle, demiş, haklı değil miyim?
Hoca ne yapsın?
    – Haklısın, demiş.
Ahbabı sinirleri yatışmış olarak gitmiş. Onun hemen arkasından hasmı gelmiş. Bu defa da o başlamış atıp tutmaya, yok bana şöyle, yok böyle yaptı demeye. O da Hoca’ya sormuş:
    – Haklı değil miyim?
Hoca:
    – Vallahi çok haklısın, demiş.
Adam da sakinleşerek gitmiş. Tüm bunlara tanık olan Hoca’nın karısı bu işe şaşırmış kalmış.
    – Senin kadılığında bir garip Hoca Efendi. İkisine de “sen haklısın” dedin. Hiç öyle şey olur mu?
Nasreddin Hoca hanımının yüzüne bakıp:
    – Hatun, demiş, sen de haklısın!

Bu aralar açılan soruşturmalarla ödev veren okullar mercek altına alındı. Hatta velilerden ödev veren okulların bildirilmesi istendi. 
Bu ve benzer soruşturmalar elbette her zaman açılmıştı. Yanlış yapanlara ya rehberlik yapıldı ya da ceza verildi. Burada sorun yok ancak şu an için yaratılmış olan algıya iyi bakmak ve sistemin temel unsurlarına zarar vermemek gerekir. 
Meslek grupları içinde, maaşı belki de en düşük ama itibarı hâlen en yüksek olan öğretmenlik mesleğini yaralamamalıyız. Amatör ruhla çalışan ve kırılgan insanlar olan öğretmenleri incitmemeliyiz.
Potansiyel olarak hata yapan insan ve kurum imajının kimseye bir yararı olmaz. Bu anlamda Bakanlığımızın, “emir demiri keser” diyerek yaklaşmayacağına, gerekli rehberliği yapacağına ve ortaya çıkmış olan yanlış algıyı sileceğine inanıyorum.

Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)