adscode

​Baş belası sorular…

İnsan bilmekten ve bildiğini konuşmaktan hoşlanır. Bilmemek, genelde bir eksiklik olarak görülür, bunun tersini düşünenler ise zaten aşmış kişilerdir.

byomerorhan@gmail.com




Bakınız Platon... 
“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” 
Düşünün, ilk kez okulu kuran adam bile ne demiş de biz nasıl anlamışız!
Hayatımızda soruların yeri “ayrıdır”.
Öğretmenlerin sorularına, doğru yanıt veren öğrenciler gururludur. Gerçi çoğu soru derin değil ve müfredata göre hazırlanmış sorudur. Yani standart seviyede, günlük tekrar yapan bir öğrencinin doğru yanıt vermesi beklenir ama olsun bilince tamamdır!
Okulda soru sormanın da bir stili vardır. Öğretmen, soruyu sorar ve öncelikle söz alanlara söz verir. Öğrenci doğru yanıtı verdiyse ne ala ama vermediyse doğru yanıt veren biri bulunana kadar devam edilir. Eğer iş uzuyor ve yanıt gelmiyorsa bu sefer de ipuçları verilerek bir an önce bu soru-cevap işinden “kurtulmaya” bakılır.
Uzadıkça işin tadı kaçar ki iki taraf da bundan hoşnut olmaz…
Hoca bildiğini sorduğu gibi bilmediğinin kendisine sorulmasından da çekinir. Bizim eğitim sistemimizde bu anlamda genel bir korku vardır. Bu korkuya, “Ya doğru yanıt veremezsem?” fobisi diyebiliriz.
21. yüzyılda eğitim bilimleri bu kadar gelişmişken bunu anlamak mümkün değildir. Nasıl olur da hâlen bir fobi kalır? 
Psikolojiktir, psikolojik… Yoksa sistemde hata yoktur, sanmam.
Bu hatasız sistem içerisinde bu kadar psikolojik durum yaşanırken takıntı olmaz mı? Günümüzde öğrenciler için takıntı, “muhteşem dörtlü” sınav-soru-cevap-puanlardır.  Veliler içinse sınav ve puan ikilisi kâfidir, sonuçlar hayati önem taşır ve fazla takıntı iyi değildir!
Bu kadar sınav, puan havada uçuşursa elbette karne de olacaktır. Böylece herkesin her işle ilgili bir karnesi olduğundan not verenlere de not verilir!
Öğrencilerin öğretmenlere verdikleri notlarda zayıf alan öğretmenin pek şansı kalmaz. Öyle kurtarma sınavı, ödev hazırlama, proje de yok. Öğrencilerin güveni sarsıldı mı, işler öğretmen için daha da zorlaşır.
Karneydi, nottu derken gerçekliğimizden, heyecanımızdan, meraklarımızdan uzaklaşırız.
Çoğu öğrencinin korkulu rüyası matematik konusunda ülkemizde farklı düşünceler ve uygulamalar geliştiren fedakâr ve “akıllı”, aynı zamanda Matematik Köyü Kurucusu olan Prof. Dr. Ali Nesin; “Beğenin ya da beğenmeyin, başkası mümkündür.” diyor. 
Gerekiyorsa yeniden başlayabilmeli, sorulardan, yanlış yapmaktan ve bilimsel metodolojiden korkmamalı insan.
Soru sormalı…
Dün olan şey, bugün de olur mu? Sonuçları yarar sağlar mı? Yarar sağlarsa “birey” için mi, toplum için mi?
Dünün doğrusu, bugünün yanlışı olabilir mi?
Bugünün koşullarına göre, bilgiye erişim süresi göz önüne alındığında, kullanılmayacak gereksiz bilginin beyne depolanmasına gerek var mı?
“Ben böyle biliyorum, sen de benim bildiğimi öğreneceksin” ile yetişen öğretmenden ve bu biçimde yetişen öğrenciden hayır gelir mi?
Böyle gidersek daha çok bekleriz…
İnsanlığın gelişiminin, merakı sayesinde olduğu unutulmamalıdır. Gelişimi sağlayanlar ise her zaman dogmatik düşünce anlayışına karşı çıkan insanlar olmuştur. Olmuştur da “olan neyse” hiç kolay olmamıştır!
Gelişim için her zaman bir bedel ödenmiştir. Bu bedeller ülkelerin medeniyet durumlarına göre de değişiklikler göstermiştir.
Emekleri yok edilenler, sürgüne gönderilenler, psikolojik ya da sosyolojik baskı altına alınanlar, sağlığından veya canından olanlar…
Soru sormak ve merak “bu karanlık” çağlarda hep sorun olmuştur!
Sokrates, gençleri sorgulamaya teşvik ettiği için öldürüldü.
Dünya yuvarlıktır dediği için Galileo, ömür boyu hapse mahkûm edildi; önce kör oldu, sonra da öldü.
Girordano Bruno, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak öldürüldü.
Leonardo Da Vinci, dinî konulu resimlerin dışında çıplak insan vücudu resmettiği için resimleri toplatılıp yakıldı ve kadavralar üzerinde yaptığı fizyoloji ve anatomi çalışmaları kilisece yasaklandı.
Bilim insanları, ressamlar, yazarlar, şairler gibi toplumun önünde olanların soruları ve verdikleri yanıtlar cezasız kalmamıştır.
Medeniyet bir tahammül meselesidir. Bildiklerinin dışındaki bilgiye, görgüye, deneyime, kültüre, sorulara ve yanıtlara saygı duymak, toplumsal uzlaşı, anlaşma ve gelişimi beraberinde getirir.
Doğru yanıt vermek elbette önemlidir ama belki de daha önemlisi doğru soruları sormaktır!
Meraklı ve medeni bir toplum yaratabilmek için demagojiden uzak ve samimi yaklaşımlara ihtiyacımız var. 
Bir soru da benden: 
Özellikle ülkemizde, çocuklarda 2 yaşında başlayan merak ve sorgulama yoğunluğu okula başladıktan sonra neden yok oluyor?

Ömer Orhan

 

Emoji ile tepki ver!

Bu Yazıyı Paylaş :

    0 Yorum
  • Yorumu Gönder
  • Diğer Yorumlar (0)